...::::AŞKIMIZ VATANIMIZ:::...

Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü! Işık ışık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım. Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver ! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar. Yurda ay yıldızın ışığı yeter. Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün. Kızıllığında ısındık, Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.



KARABAĞ BİZİMDİR SOYSUZLARIN DEĞİL...
TÜRK MİLLETİ SİZİNLE/AŞKIMIZVATANIMIZ/
İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy





ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER-2

18/10/2009

RUHLARINIZ ŞAD OLSUN

ADNAN KOÇ
ARALIK 1979
İzmir-Buca'dandı. Ailece Buca'da oturuyorlardı. Yetimdi. Buca üGD Yönetim Kurulu üyesiydi. Komünistler tarafından üGD binasına yapılan baskın sırasında şehit edildi. Cenazesi Buca'da toprağa verildi.

AYŞE ÇETİNKAYA
12 HAZİRAN 1980
Adana'da Yürttaş İplik Fabrikası'nda işçi olarak çalışıyordu ve MİSK işçi temsilciliği yapıyordu. 31 yaşındaydı. Olay günü akşam evinde oturduğu bir sırada kapısını açtıran komünist katiller tarafından vurularak şehid edildi. Cenazesi Adana Asri Mezarlığı'nda defnedildi 

ABDULLAH GüLBAHAR
2 OCAK 1978
Ankara'lıydı. Milli Eğitim Bakanlığı'nda memur olarak çalışıyordu Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu ögrencisi olup, 20 yaşındaydı. Ankara Hasköy'de işinden evine dönerken komünistler tarafından kaçırıldı. Ağır işkencelere maruz kalmış bir halde Hasköy Su Deposu civarında ağır yaralı olarak bulundu. Hastaneye kaldırıldıysa da kurtarılamıyarak şehid oldu. Cenazesi Ankara Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verildi.

ADEM PEKMEZCİ
Yozgat'lıydı. Ailece Ankara-Akdere Peyami Safa mahallesinde oturuyorlardı. 15 yaşındaydı. Ankara 29 Ekim Ortaokulu öğrencısiydi. Evinde otururken komünist katillerin pencereden içeriye ateş açmaları sonucu vurularak şehit edildi. Bir yıl önce de Abidinpaşa Su Deposu önünde silahlı saldırıya uğrayarak ağır yaralanmıştı

AHMET ADİL OKUR
5 ŞUBAT 1980
Antalya'nın Manavgat ilçesindendi. 48 yaşında olup evli ve altı çocuk babasıydı. 1956 yılında Ankara Hukuk Fakultesi'nden mezun olduktan sonra avukatlık yapmaya başlamıştı. Antalya'da MHP kurucularından olup milletvekili adayı olmuş ve bir dönem il başkanlığı görevinde bulunmuştu. Ant-Birlik'te Baş Hukuk Müşavirliği yapıyordu. Şehadetinden bir ay önce Ant-Birlik'teki komünistlerin direnişi sırasında işgalciler tarafından 5 gün rehin tutulmuştu. Olay günü akşam üzeri saat 17:30 sıralarında evine giderken yolda duvarlara yazı yazan bir gurup komünist militanın saldırısına uğrayıp, silahla vurularak şehid edildi. Cenazesi Manavgat'ta toprağa verildi.

ALİ ÇAKIROĞLU
9 ŞUBAT 1978
Trabzon'luydu. üniversite hazırlık kurslarına katılmak için memleketinden İstanbul'a gelmişti. 18 yaşındaydı. İstanbul Selimiye Çiçekçi mahallesinde komünistler tarafından arkadan vurularak ağır yaralandı. Devlet hastanesine kaldırıldıysa da kurtarılamıyarak şehid oldu.

ALPARSLAN GüMüŞ
3 KASIM 1975
Afyon'un Bolvadin kazasındandı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümü 2.sınıf öğrencisiydi. Yıldırım Beyazıt Öğrenci Yurdu'nda kalıyordu. 22 yaşındaydı. Olay günü okula geldiğı bir sırada okulun önünde önceden bekleyen otuz-kırk kişilik komünist gruptan otamatik silahlarla açılan yaylım ateşi sırasında başından aldığı kurşun yarası sebebiyle ağır yaralandı. Hacettepe Hastanesine kaldırılarak acilen beyin ameliyatına alındıysa da, kurtarılamayarak şehid oldu. Cenazesi Bolvadin'de toprağa verildi.

ALPER TUNGA UYTUN
13 NİSAN 1979
Tunceli'nin Çemişkezek kazasından olup, 24 yaşındaydı. Ankara-Keçiören Lisesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisine girmişti. Şehadeti sırasında bu okulun son sınıf öğrencisiydi. Ailece İstanbul-Erenköyde oturmaktaydılar. Okulun öğrenci derneği başkanıydı. Olay günü arkadaşlarıyla birlikte Cuma namazını kılmak için gittikleri okul yakınında ki bir camiden çıkarken cami önünde bekleyen bir grup komünist militanının (piçinin) saldırısına uğrayarak bıçakla üç yerinden ağır yaralandı. Acilen Beykoz Devlet Hastanesi'ne oradan da Paşabahçe'de başka bir hastaneye kaldırıldıysa dayapılan bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehid oldu. Cenazesi İstanbul Çengelköy mezarlığına defnedildi. Cami önünde bıcakla vurulduğunda camiden çıkan ve olayı tepkisiz seyreden cemaate hitaben söylediği ibret verici „Bir müslümana saldırılıyor. Hiç biriniz müdahale etmiyorsunuz. Böyle giderse korkarım yakında sizler de aynı akıbete uğrarsınız..!' sözleri daha sonra gerçekleşmiş ve bu caminin cemaatinden bir çok insan komünistler tarafından saldırıya maruz kalmıştır

ABDURAHMAN KILIÇ
15 MART 1980
Gaziantep- Batak'tandı. 23 yaşındaydı. 1979 yılında memleketinde işlenmiş bir cinayetin zanlısı olarak tutuklanmış ve Adana Kapalı Cezaevi'nde yatmaktaydı. Komünistlerin başlattıkları isyan sonucu arkadaşı Hasan Hüseyin Akbaş ile birlikte şiş ve bıçak darbeleriyle şehit düştü. Cenazesi memleketinde toprağa verildi.

ADEM TOMAY
8 SUBAT 1980
Adapazarı'nın Geyve ilçesine bağlı Akkaya köyündendi. İstanbul'da Maltepe sıgara fabrikasında çalışıyordu. 26 yaşındaydı. Evliydi ve şehadeti sırasında altı aylık bir kız çocuğu vardı. Yanında arkadaşları Mehmet Görür ve İsmail Başaran olduğu halde Cuma günü öğleden sonra Haydarpaşa-Gebze banliyö treniyle memleketine giderken Pendik yakınlarında trende bulunan bir grup komünist militan silahlarını çekerek yolcuları yere yatırdıktan sonra Adem Tomay ve arkadaşlarını kurşuna dizmek suretiyle şehit ettiler.

BEKİR ÇİFTER
18 EKİM 1979
Kayserili olup, ailece Kayseri'nin Emek mahallesinde oturuyorlardı. 16 yaşındaydı ve Kayseri Sanat Okulu'nda öğrenciydi. Olay günü okuldan evine dönerken Burç yakınlarında komünistlerce açılan ateş neticesinde ağır yaralandı. Hastaneye kaldırıldıysa da, doktorların ilgisizliği sebebiyle şehid oldu. Cenazesi Kayseri Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi. Ailesinin tek erkek çocuğuydu.

BAKİ YEŞİLOĞLU
29 TEMMUZ 1978
Kırıkkale'liydi. 36 yaşında, evli ve iki çocuk babasıydı. Ailece Bursa'da ikamet ediyorlardı. Tofaş fabrikasında işçi olarak çalışıyor ve sendika temsilciliği yapıyordu. MİSK mensubuydu. Fabrikada sendika mücadeleri sırasında meydana gelen bir olaydan dolayı tutuklanmış ve Bursa Kapalı Cezaevi'ne konmuştu. Cezaevinde de sürdürdüğü siyasi faaliyetler sebebiyle Balıkesir Kapalı Cezaevi'ne sürgün edildi. Olay günü Cezaevi idaresi tarafından telefon çağrısı olduğu söylenerek koğuşundan alınıp idare binasına götürüldüğünde böyle bir çağrının olmadığı, kendisini telefonla kimsenin aramadığını öğrenerek geri koğuşuna dönerken sol siyasi kısmında kasıtlı olarak açık bırakılan kapılardan ellerinde şiş ve bıçaklarla çıkan komünist militanların saldırısı neticesi karşı koyup mücadele etmesine rağmen şehid düştü. Cenazesi memleketi Kırıkalale'de toprağa verildi.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER

18/10/2009
Kategori: ULKUCU SEHITLER

RUHLARINIZ ŞAD OLSUN...

AZİZ ŞEHİTLERİMİZ

 

BEKİR ÇON (
3 ARALIK 1977)
Samsun'un Havza kazasına bağlı Kamlık köyündendi. ülkücü bir aileye bağlı olup, daha önce amcasının oğlu da şehid edilmişti. Lise mezunuydu ve 22 yaşındaydı. 19 Kasım 1977 tarihinde Suluova'da yapılan MHP eğlence gecesine Havzalı ülücülerle birlikte gidip, Suluova'da Emek Sineması'nda eğlenceye katıldığı bir sırada daha önceden salona yerleştirilen saatli bir bombanın infilakıyla yanında bulunan arkadaşıyla birlikte ağır yaralandı. Merzifon Devlet Hastanesine kaldırıldıysa da tıbbı yetersizlikler sebebiyle Ankara Yüksek İhtisas Hastanesine kaldırıldı. Bir müddet tedavi görmesine rağmen kurtarılamıyarak saat 23.00 sıralarında şehid oldu. Uzun müddet Havza üOD'de çeşitli görevlerde bulunmuştu. Cenazesi Havza'da toprağa verildi.

MUSTAFA PEHLİVANOĞLU (İdam Tarihi: 7.10.1980)

Ankara'nın Balgat semtinde oturuyor olup 22 yaşındaydı. ülkücülük suçundan cezaevine girmiş ve idam cezasına mahkum edilmişti. Mamak Askeri Cezaevi'de yatarken bir fırsatını bularak kaçmayı başardıysa da kısa bir müddet sonra tekrar yakalandı. 12 Eylül cuntası tarafından, idam edilmesi için verilen emir, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde yerine getirildi ve sabahın erken saatlerinde asılmak suretiyle şehit edildi. Cenazesi, Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.

SELÇUK DURACIK (İdam Tarihi: 5.6.1983)
Yugoslavya göçmeni bir ailenin çocuğu olup 22 yaşındaydı. Ailece, Manisa'nın Turgutlu ilçesinde oturuyor, seyyar satıcılık yapıyordu. Daha önce de bir kaç defa ülkücülük suçundan cezaevine girmişti. polisler tarafından arandığını öğrenince kendiliğinden giderek emniyete teslim olmuş fakat, yargılandığı '12 Eylül Adaleti' dağıtan İzmir 2. Numaralı Askeri Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırılmıştı. 3 Haziran günü, idam edildiğine dair haberler radyodan yayınlanırken İzmir Emniyet Müdürlüğü'nde işkence ile yeni ifadeleri alınmaya çalışılıyordu. İki gün sonra Buca Kapalı Cezaevi'nde sabaha karşı asılarak şehit edildi.

HALİL ESENDAĞ(İdam Tarihi: 5.6.1983)
Manisa'nın Saruhanlı kazasına bağlı Gözlet köyündendi. 21 yaşında olup evliydi. Bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla polisler tarafından yakalandı. Tutuklandıktan kısa bir süre sonra, 12. Eylül mahkemeleri tarafından idama mahkum edildi. 3 Haziran tarihinde, hakkındaki idam cezasının sabaha karşı infaz edildiğine dair radyo ve TV.'den yayın yapılmasına rağmen, polisler tarafından cezaevinden alınıp Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada, 'itiraf' etmesi için iki gün boyunca akıl almaz işkenceler yapıldı ve 5 Haziran günü Buca Cezaevi'ne geri getirilip, sabahın ilk saatlerinde asılarak şehit edildi.

FİKRİ ARIKAN (İdam Tarihi: 27.3.1982)
Çorum'un Alaca kazasından olup 32 yaşındaydı. Ankara Türközü Bademlidere semtinde oturuyordu. Ankara'da cereyan eden bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla tutuklanarak Mamak Askeri Cezaevi'ne kapatılmıştı. Yargılandığı 12 Eylül mahkemelerinde 'idam'ına karar verildi. 27 Mart günü, sabahın ilk saatlerinde Mamak Cezaevi'nde kaldığı ölüm hücresinden çıkarılarak götürüldüğü Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde asılarak şehit edildi. Cenazesi, Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.

CEVDET KARAKAŞ (İdam Tarihi: 2.6.1981)
Elazığ'lı olup 21 yaşındaydı. Ailesi ile birlikte Almanya'da bulunuyorken, Türkiye'ye, vatanına dönmüştü. Elazığ'da cereyan eden bir olaya adı karıştığı için tutuklandı ve 12 Eylül Mahkemeleri'nde yargılanarak idam cezasına çarptırıldı. 2 Haziran günü, sabahın erken saatlerinde Elazığ Kapalı Cezaevi'nde asılarak şehit edildi.

ALİ BüLENT ORKAN (İdam Tarihi: 13.8.1982)
Samsun'luydu. 25 yaşında olup ailece Ankara'nın Etlik Aşağı eğlence semtinde oturuyordu. İncirli Lisesi gece bölümü öğrencisiydi. 1980 öncesinde meydana gelen bazı olaylar sebebiyle yargılandığı 12 Eylül mahkemelerinde idam cezasına çarptırıldı. Kapatıldığı Mamak Askeri Cezaevi'nin ölüm hücresinden sabaha karşı alınarak götürüldüğü Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nin infaz bahçesinde asılarak şehit edildi. Cenazesi, Ankara Karşıyaka Asri Mezarlığı'na defnedildi.

AHMET KERSE(İdam Tarihi: 30.1.1983)
Gaziantep'in Oğuzeli ilçesine bağlı Gürsu köyündendi. Gaziantep Eğitim Enstitüsü'nde okuyordu. 1980 yılı Şubat ayında, polisler tarafından Kilis'te yakalanarak gözaltına alınıp bir ay süreyle işkence yapıldı. Çıkarıldığı 12 Eylül mahkemelerinde de, bütün şahitlerin, aleyhine ifade vermedikleri için tutuklandıkları bir yargılamadan sonra, 8 Temmuz 1981 tarihinde idam cezasına mahkum edildi. 25 yaşındayken, tutuklu bulunduğu Gaziantep Cezaevi'nin infaz bahçesinde sabaha karşı asılarak şehit edildi.

CENGİZ BAKTEMUR (İdam Tarihi: 2.5.1982)
Malatya'nın Doğanşehir ilçesine bağlı Polat köyünden olup 20 yaşındaydı. Ailece, Doğanşehir'de Yeni Belediye Garajı'nın yakınında oturuyorlardı. Liseyi yeni bitirmişti. Doğanşehir'de meydana gelen bir olaya adı karıştığı için tutuklanıp cezaevine kapatıldı ve 12 Eylül Mahkemeleri'nde yargılanarak idam cezasına mahkum edildi. 2 Mayıs günü, sabahın erken saatlerinde Elazığ Kapalı Cezaevi'nde asılarak şehit edildi. Mahkemede idam cezasına çarptırıldığını öğrenen annesi, ruhi bunalım geçirdi. Şehadetini duyunca da felç oldu. Cenazesi, Doğanşehir Mezarlığı'na defnedildi.

 VE DAHA NİCE FİDAN GİBİ GENÇ KARDEŞLERİMİZ AĞABEYLERİMİZ... DÖNEM İKTİDARININ VE KOMÜNZİM FELAKETİNİN BİR SONUCU...
AMA  ÜLKÜDAŞLARIMIZIN KATİLLERİ BİLSİNLERKİ DÜNYADA TEK BİR ÜLKÜCÜ KALS A ŞEHİTLERİMİZİN İNTİKAMINI ALACAKTIR UNUTMASINLAR

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TURANCILIK

24/9/2009
Kategori: TURANCILIK

TURANCILIK

    Turancılık, Türkiye'de 60 yıldan beri tartışılan bir konudur. Zaman zaman, Türklerle akraba milletleri de içine alan bir sistem hâlinde düşünülmekle beraber bugün "Turancılık" deyince Türkiye'de anlaşılan şey, tarihî mirasları da dahil olduğu halde bütün Türkleri tek devlet hâlinde birleştirmek ülküsüdür ve her ülkü gibi nesillere bakan, kan ve can vergisi isteyen, gönüllere heyecan katan bir inançtır. Tarihi, savaşları ve fütuhatı dolayısıyla hemen bütün dünyaya antipatik gelen Türk milletinin yeniden birleşerek şahlanması birçok milleti korkuttuğu için, bu şahlanış sonunda bazı devletler ortadan kalkacağı veya küçüleceği için, hatta dünya çapındaki büyük ticaret ortaklıklarının çıkarları baltalanacağı için Turancılık ülküsü büyük direnişle karşılanmakta, bu direnişin propagandası ve fikriyatı yapılmakta, bu propaganda Türkiye için de tesirli olmaktadır. Turancılık ülküsüne karşı Türkiye'deki muhalefet ya bunun Türkiye'yi büyük tehlikelere atacak bir macera sayılmasından, yahut Türkiye dışındaki Türklerin de en az bizim kadar (bir bakıma bizden çok) Türk olduklarının bilinmeyişinden, yahut da bugünkü sınırlarımız içinde 4000 yıldan beri üstüste yığılan etnik zümreleri ve kültürleri karıştırıp bunlardan şimdiki dili Türkçe olan bir "halk"ın peydahlandığını kabul etmekten doğmaktadır. Moskof uşağı oldukları için Turancılığın Rusya'yı devirmesinden korkanların muhalefetini kaale almıyorum. Önce, Turancılık bir macera mıdır, onu ele alalım: Turancılığın macera olduğu hakkındaki düşünce, Birinci Cihan Savaşında Enver Paşanın Kafkas cephesindeki hareketlerinin başarısızlık ve büyük kayıplarla sona ermesinden çıkmıştır. Bir çiçekle bahar gelmediği gibi bir başarısızlıkla bir düşüncenin yanlışlığına hükmetmek de sağlam bir mantığın eseri sayılmaz. Enver Paşanın cesur bir asker, fakat ehliyetsiz bir kumandan olduğu artık herkesçe bilinmektedir. Bundan başka Enver Paşayı saf bir Turancı saymak da yanlıştır. İttihatçılar hem Turancı, hem de İslâm birlikçisi idiler. Hem Kafkasya'yı, hem de Mısır'ı almak istiyorlardı. Bundan başka zamansız Kafkas taarruzu Turancılık düşüncesiyle değil, müttefikimiz Almanlar üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla yapılmıştı. Maceracılığa gelince, bu kelime üzerinde iyi ve ciddî düşünmek lâzımdır. Her maceracılık bir hatâ olmadığı gibi her ihtiyat da tedbirli bir davranış değildir. İnsanlığın tarihi siyaset, askerlik ve ilim alanındaki maceralarla doludur. Kristof Kolomb'un batıya giderek Hindistan'a varmak istemesi bir macera idi. Bir sal ile Atlantiği geçmek de öyledir. Kendi yakın tarihimize bakarsak Mustafa Kemal Paşanın Samsun'a çıkması da bir maceradır. Birçoklarının buna katılmayışı yurtsever olmayışlarından değil, başarı ihtimali görmemelerindendi. Fakat o, iyi hesap yapmasını bildiği için, başkalarının Türkiye'yi batıracak bir macera diye muhalefet ettikleri teşebbüsünü parlak bir şekilde bitirdi. Daha eski tarihimizde Babur'un 10.000 kişiyle Hindistan'a dalması, Yavuz'un 30.000 kişiyle çölü geçerek Mısır'a girmesi birer macera değil miydi? Evet, Napolyon ve Hitler'in Moskova seferleri de macera idi ama onlar başarısızlıkla bitti diye berikilerin değeri azalır mı? Yahudilerin artık Arap vatanı olmuş topraklarda İsrail devletini kurması şaşırtıcı bir macera değil midir? Tehlikesiz yaşamak isteyenler intihar etsin. Hayat ve kâinat tehlikelerle doludur. Tehlike fertler için de, milletler için de, topraklar için de vardır. Korkunç bir deprem birkaç saatte Anadolu'yu suların altına gömebilir. Dünyaya yakın geçen bir kuyruklu yıldızın boğucu gazları birkaç milleti birden yok edebilir. Dünyayı yörüngesinden çıkaracak büyüklükte bir göktaşı küremize çarparak dünyanın kıyametini koparabilir. Birkaç millet birleşerek bir gece Türkiye'nin üzerine 500 hidrojen bombası fırlattıktan sonra özel giyimle askerlerini yurdumuza sokabilir. Bütün bu ihtimaller var diye uyuşuk uyuşuk oturup yalnız fabrika kurmak, futbol maçlarını seyrederek bağırmak, defile ve güzellik müsabakaları yapmak, üniversitelerde bir takım bayağıların eserlerini tahlili etmekle mi vakit geçireceğiz? Bunlarla millet yaşamaz. Millet bir hayvan sürüsü değildir. Millet, millî bir hedef ister. Ancak o hedefi gördüğü zaman sürü olmaktan çıkıp insanlaşır, bencil olmaktan kurtulup fedakârlaşır. Bizim için en kutlu hedef Turancılıktır. Eskiden nasıl bir idiysek yine birleşeceğiz diye kendisini bir ülküye adamaktan daha kutlu ne olabilir? Bütün Türleri birleştirmek hakkımız ve görevimizdir. Bizden zorla koparılanı geri almak adaleti yerine getirmektir. Turancılık bir büyüklük düşüncesidir. Büyüklük düşüncesi asil bir düşüncedir. Turancılığı, bütün Türleri yalnız kültür alanında birleştirmek diye anlamak boş ve yanlıştır. Sosyal bir kanundur ki kültür birliği ancak siyâsî birlik sonunda doğar. Türk'e düşman milletlerin hakimiyetindeki Türkleri kültürde birleştirmeye imkân var mı? Yabancı millet buna izin verir mi? Sovyetler Birliği'nde alfabesi ayrılmış, yerli lehçesi edebî dil hâline getirilmiş Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar ve Başkurt'u hangi kuvvetle, hangi metodla tek kültür içinde bizimle birleştirebilirsin? O kadar gücün varsa zaten ordularını yürütüp o ülkeleri kurtarmak elinde demektir. Ondan sonra kültür birliği için kurultayını toplar, aksi hâlde kültür birliğini hiçbir zaman kuramazsın. Bugün Türkler arasındaki kültür birliği ancak gönül birliği, tek millet olmak şuuru, biraz da dil birliği halinde yaşamaktadır. Fakat bu gidişle 50 yıl sonra diller ayrılacaktır. O zaman ne olacak? Onlar artık başka millet oldu diyerek miskin bir tevekkülle bu oldu bittiyi kabul mü edeceğiz, yoksa eski yurtları ve soyumuzun koparılmış parçalarını kurtarmak için, savaş da dahil, her şeyi göze mi alacağız? Elbette göze alacağız. Şüphesiz zamanı kollamak, hesapları iyi yapmak şartı ile... Siyâsî sınırlar dışındaki Türklerle uğraşmak macera ise Türk uçakları Kıbrıs'a neden saldırdı? Hatta Amerikan donanması engel olmasaydı Kıbrıs'a neden çıkılacaktı? Batı Trakya Türkleriyle, Kerkük Türkleriyle, neden bu kadar ilgileniliyor? Dün "Hatay"dı. Bugün "Kıbrıs", yarın "Batı Trakya" ve "kerkük", öbür gün "Azerbaycan" ve daha ötesi... Bu, budur. Kimse başını kuma sokmasın. Turancılığa muhalefetin bir türlüsü de Türkiye dışındaki Türklerden habersiz olmanın sonucudur. Daha pek yakında bir bilgin kişinin, bir toplantıda gençlerden birine "Hunlar da mı Türk" diye sorduğunu anlattılar. Hunlar'ın Türk, hatta kısmen Oğuzların ataları olduğunu bilmeden yaşayan bilgine ne denir? Meğer o, millî tarihi Malazgird Zaferi'yle başlıyor sanırmış. Hayırlı uykular deyip geçelim... Bir de Türk soyundan gelmemenin verdiği gayrı millî şuurla Anadolu'yu bir bardak, içindeki milleti bir kokteyl, Türkleri de bu kokteyle en son katılan içki saymak gibi hezeyan var ki taraftarları birtakım ruh hastalarından ibarettir. Tarihimizi Malazgird'le veya İznik şehrinin alınmasıyla başlatanlara sormalı: İznik'i başkent yapanlar veya Malazgird savaşını kazananlar daha önce ne idiler? Nerede idiler? Onbirinci Yüzyıl tarihin ışıldakları altındaki bir asırdır. O adamların nerede ve ne olduklarını gözler önüne derhal serer.Böylece de Türk Devletleri denen nesnenin birbirini kovalayan Türk hanedanları olduğu, aslında bir tek devlet olup fetret zamanlarında ikiye, üçe bölündüğü ve bunun Tanrıkut'a kadar gerilere doğru uzandığı ortaya çıkar. Turancılık ülküsü gibi milleti hızlandırıcı, ahlâka ve erdeme dayalı kutlu bir ülküyü yermek için ya damarlarındaki kanı yabancı hissetmek, ya komünist yani vatan haini, yahut da millî tarihi Malazgird'den başlatacak kadar cahil ve budala olmak lâzımdır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

3 MAYIS 1944

24/9/2009
Kategori: U_ MAYIS 1944

3 Mayıs 1944 Tarihli Gösteriler ve Dava

Kenan Öner 1944 Davası ile ilgili şunları şöyler : "Bu davanın temeli N. Atsız'ın zamane başvekiline hitaben Orhun mecmuasında yazdığı açık mektupla ,1944 senesi Nisan'ında atılmış ve bundan doğan infial ile icat edilen ırkçılık ve Turancılık davasında memleketin havasını ifsat eden işkencelerle çatısı örtülmüş bulunmaktadır"  . Bu davanın başlamasında H. Ali Yücel'in 1934 tarihli "Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış" kitabının Atsız tarafından eleştirilmesinin intikamını almak istemesi de etkilidir .

 Tarihte 3 Mayıs olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız'ın, hakkında açılan dava için Ankara'ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde N. Atsız'a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı'na doğru  yürüyüşe geçmişler burada millî marşlar söylenmiş ve komünizm aleyhine sloganlar atmışlardır . Kafile Ulus Meydanı'ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış, miliyetçi gençlerin gösterileri hükûmet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir .Ancak gençliğin bu masum hareketi devrin millî şefine bir ihtilâl olarak intikal ettirilir. H. Ali Yücel, Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle ırkçılık ve Turancılık adı verilen milliyetçilik düşmanı dava ortaya çıkarılmıştır.

Bu gösteriye kadar Türkiye'de yapılan bütün nümayişlerde hep hükûmet parmağı bulunmuştu. Turancılık davasının mağdurlarından Alparslar Türkeş'in konuyla ilgili tespiti şu şekildedir; "Bunlar millî şef ve onun gözde Millî Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı ? O zamana kadar millî şefin müsaade etmediği hiçbir gösteri yapılmazdı. Demokrasi....Hürriyet...Eşitlik...Gençlik... bütün bunlar Türkiye'nin 1944 iktidarında hep parad palavralardır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak "yaşa" naraları kayıtsız şartsız İnönü'nün tekelinde kalmalıdır . Esasında  3 Mayıs olayları, II. Dünya Savaşı'nın seyri ile alâkalıdır ve dönemin hükûmetinin Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasî rüşvet vermesi olayıdır.

Türkiye Ruslara karşı ,yalnızlık içinde karşı koymaya çalışmaktadır. 3 Mayıs 1944 duruşması o sırada tam aranılan fırsat olarak değerlendirilir. Türkçüler üzerinde şiddet uygulanarak Ruslar bir şekilde memnun edilmeye çalışılır .

3 Mayıs'ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır. Millî şefin şahsî emriyle saldıranlara zerre kadar merhamet tanımamışlardır. Milliyetçi gençler kıyasıya dövülür. N Atsız'da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınır. Alparslan Türkeş anılarında bu olayları şu şekilde anlatmaktadır; " 3 Mayıs 1944 günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patlatıldı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı" .

19 Mayıs 1944 Nutku ve Sonrası
Gösterilerin ardından tutuklanan onlarca gencin ailesi yaklaşan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'ndan umutludur. Gençlik Bayramı'nda bir yığın masum gencin, bayramı zindanlarda geçirmesine millî şefin gönlü razı olmayacağını sananlar çoktur. Öyle umulur ki İnönü, 19 Mayıs'ın neşesini bozmak istemeyerek ve bir emirle zindanların kapılarını açtıracak ,manasız bir sebeple tutuklanmış aydın gençleri hürriyete iade edecektir.

 Millî Şef, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, gençleri ve ailelerini sevindirmek şöyle dursun, bilâkis Ankara Stadyumu'nda, 19 Mayıs günü  Gençlik ve Spor Bayramı nutkunda Irkçılık ve Turancılık iddiaları hakkındaki görüşünü bütün açıklığı ile ortaya koyarak,  milliyetçileri hayal kırıklığına uğratan bir konuşma yapar. Millî şef, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile Türkçüler ve milliyetçiler aleyhine çok ağır ithamlarda bulunur . Bu konuşmanın tam metni şu şekildedir;

19 Mayıs Nutku
"Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız. Memleketimizde politika garezleri için uydurulan ırkçılık önderlerinin çok acıklı faciaları hatıralarımızda canlıdır. l9l2 senelerinde Rumeli'de tutunmak için tırnaklarıyla kayalara yapışarak son gayretlerini sarf eden Türk erlerine Arnavut Priştineli Hasan ve Derviş Hima ile beraber arkadan hücum tertipleyenlerin Türk ırkçı politikacısı olduğu, Büyük Millet Meclisinde ispat olunmuştur. "Politika icabı" diye tefsir etmekten en ufak bir güçlük çekmeyen bu adamlar, sözlerine inanıp daha büyük bir felâkete uğradığımız zaman gene "Politika İcabıdır" diyerek yeni bir fesat prensibi yaratmakta geri kalmayacaklardır.

 Köy Enstitülerinde, her çeşit okullarımızda, müesseselerimizde, ordumuzda müşterek vatanın ülkülerini Türk çocuklarına, eşit adalet ve şefkat hisleriyle vermeye çalışıyoruz. Onları büyük cumhuriyet potasında kaynatıp meydana Türk vatanseveri çıkarmaya uğraşıyoruz. Vatandaşlarım emin olabilirler ki muvaffakiyetlerimiz esaslıdır ve gelecek zamanda daha göz alıcı olacaktır.

Türk milliyetçiliği içinde vatan çocuklarının temiz ülkülü ve vatan fikirli olarak birbirine dayanan sağlam bir millet olması, erişilmez ve yanlış bir hayal değildir. Bunun doğru bir fikir ve erişilir bir  hedef olduğunu,elle tutulur ve gözle görülür neticeleriyle tamamıyla alıyoruz. Şimdi insaf ediniz. Türk vatandaşı yetiştirmek için bütün iyi şartlan özünde toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da ,ırkçıların milleti bin bir parçaya ayıracak fesatlı ve nifaklı zehirlerine cemiyeti kaptırır mıyız?
Turancılık fikri, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. Bu bakımdan cumhuriyeti iyi anlamak lâzımdır. Millî kurtuluş sona erdiği gün,yalnız Sovyetlerle dostluk ve bütün komşularımız eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihinlerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz derman bulursak sergüzeşti, saldırıcı bir siyasete kendimizi kaptıracağımız fikri yaşıyordu. Cumhuriyet kuvvetli bir medeniyet yaşayışının şartlarından bir esaslısını, milletler ailesi içinde bir emniyet havasının mevcut olmasında görmüştür. İmparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşularıyla da iyi ve samimî komşuluk şartlarının temin edilmiş olmasını, milletin saadeti için lüzumlu saymıştır.  Görülüyor ki, millî politikamız memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır. Asıl mühim olan da bunun bir zaruret politikası değil, bir anlayış ve bir inanış politikası olmasıdır. Ancak bu inanışa vardıktan sonradır ki, etrafımızda bulunan milletleri daha yakından tanımak imkânlarını bulduk. Nereden zarar gelir ve nereden zarar gelmez, bunu ayırt etmek için zihinlerimizde ayarlı ölçüler hasıl oldu. İçerde milletin hayrı ve saadeti için çalışma ve dışarıya karşı milletin emniyet ve müdafaası için lâzım olan tedbirler,salim ölçülerle gözümüzün önünde belirdi. Ve nihayet asırlar ve asırlar süren köklü düşmanlıklar yerine, yirmi sene gibi kısa bir müddette hürmet ve itimat duygularının uyanmasına imkan verdi.

Turancılar, Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhâl düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin, bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır. Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim : Irkçılar ve Turancılar gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin ? Kandaşları arasında gizli fesat tertipleriyle fikirleri memlekette yürür mü ? Hele doğudan, batıdan ülkeler gizli Turan cemiyetiyle zapt olunur mu ? Bunlar o şeylerdir ki, ancak devletin kanunları ve esas teşkilatı ayak altına alındıktan sonra başlanabilir. Şu hâlde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyet'in, Büyük Millet Meclisinin mevcudiyeti aleyhinde teşebbüsler karşısındayız. Tertipçiler, on yaşında çocuklarımızdan bize kadar derece derece, perde perde hepimizi aldatmak iddiasındadırlar. Vatandaşlarıma ikinci sualimi soruyorum : Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye'nin ırkçı ve Turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler, hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar ? Türk milletine yalnız belâ ve felâket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine hiçbir hizmetleri olamayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler. Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar, fesatçıları idare edecek kadar yakından münasebette midirler? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet kasti ve yabancının ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin, Türk milletine, Türk vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması söz götürmez bir hakikattir.Vatandaşlarım! Emin olabilirsiniz ki vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa edeceğiz.

İsmet İnönü
19 Mayıs Nutku Alman cephesinde hızla ilerleyen Ruslara karşı bir söz rüşveti olarak nitelendirilmiştir. Bu meşhur nutuktan sonra her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici ceberrutlukla sanki Türkiye'nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi , rasgele emrivakilerle, ceket gömlek İstanbul'a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmiştir . Özellikle 47 kişi hakkında rapor hazırlanır. 3 Mayıs dava dosyasının başında yer alan bu kişiler 1 numaralı Sıkıyönetim mahkemesine gönderilir. Aslında bu kişilerin hiçbir zaman kafatası ölçtüğü, kaç göbek soy sop aradığı görülmemiştir.

İsmet İnönü'nün nutkundan sonra tutuklanan insanların suçlandığı temel fikirleri şunlardır ;

  • TBMM tayin suretiyle doldurulmuştur, hür seçim yoktur.
  • Cumhuriyet lâfta kalmıştır, idare şekli diktatörlüktür.
  • *CHP istismar ve istibdatla memleketi idare etmektedir. Halk sefalet içindedir.
  • Suiistimal, sefahat, israf, rüşvet, soygunculuk gittikçe gelişmektedir.
  • Milliyetçilik ve Türkçülük hareketlerine tamamen muhalif bir yola sapılmıştır.
  • Türkiye'de İslâm düşmanlığı ilerlemiştir.
  • Türk milletinin istikbali tehlikeye düşmek üzeredir  .

 Görüldüğü gibi aslında bunlar çok partili hayatın hâkim olduğu dönemlerde tabiî görülen fikirlerdir. Bu fikirlerin oluşması İnönü devrinin dikta rejimi olup olmadığı sorusunu akıllara getirmiş, bu konuyu tartışmaya açmıştır.Bu davada Alparslan Türkeş ise "yalnız Türk soyundan gelenler yaşamalıdır" biçimindeki sözlerinden dolayı yargılanır.


Basın ve Turancılık Davası
İsmet İnönü'nün 19 Mayıs Nutku'ndan sonra basın ve radyo millî şefin ve iktidarının ithamlarına ,sözlerine bin bir delil ve gerekçe bulmak gibi bir vazifeden dolayı kendilerini sorumlu hissetmişlerdir. İsmet İnönü'nün açıklamalarından sonra  Milliyetçilik aleyhine yapılan neşriyat artmış, Orhun dergisine abone olanlar, bu dergide bir tek yazıları çıkmış olanlar, Nihal Atsız'a sokakta bir defa selâm vermiş olanlar dahi basının da etkisiyle tutuklanmışlardır.Vatan gazetesi ve Ulus gazetesinde yazan F.Rıfkı Atay'ın yazılarını esas alarak 3 Mayıs 1944 gösterisini Romanya'nın başına Millî tarihlerinin en büyük felâketini getiren Gardistlere benzetmiş ve bu nümayişe katılan gençlerin aslında aldatılmış olduklarını iddia etmiştir . Aynı gazete daha sonraki günlerde Turancılık-Türkçülük fikriyle ilgili görüşlerini beyan etmeye devam etmiş, kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır. Gazete yine F. Rıfkı Atay'ın yazısını esas alarak; "Türkiye'yi içinden dağıtıp tahrik etmek için gökten bir belâ ısmarlansa ırkçılıktan beteri Türkiye'ye inemez.

 İkinci bir belâ ısmarlansa İslam ittihatçılığı ham hayalinin yerine Turancılık ütopyasını geçirmekten âlâsı bulunamaz  tarzındaki ifadelere yer vermiştir. Vakit gazetesinin başyazarı Asım Us da Türkçülük fikrini ırkçılık olarak ele almış, bu fikrin nifak için üretildiğini ve hatta yabancıların bu fikri ileri sürdüğünü iddia etmiştir . Yine aynı başyazar dönemin Türkçülük fikirlerinin Atatürk ile bağdaşmadığını, Turancılık fikrinin ise siyasî istiklâllerini kaybetmiş olan Türkler için manevi bir teselli olabileceğini yazmıştır  . Asım Us, 1944 Davası'nın gençliği uyandıracağını iddia etmiş, millî şefin nutkuna da aynen katıldığını belirtmiştir .

Cumhuriyet gazetesi, Turancılık ile ilgili fikirlerini Nadir Nadi'nin kaleminden, millî şefin nutkundan sonra ifade etmiş ve millî şefin nutkunu "Türk vicdanının gür sesi" şeklinde yorumlamıştır .

Ulus Gazetesi ise hükûmet yanlısı bir politika takip etmekteydi. Diğer gazeteler Ulus gazetesinin güçlü kalemi F. Rıfkı Atay'ın yazılarından devamlı alıntı yapmıştır. F. Rıfkı Atay ırkçılığı iç harp, Turancılığı dış harp kabul etmiş ve ırkçılığın ve Turancılığın herhangi bir halka ile dışarıya bağlanan tarafını cinayet olarak yorumlamıştır .

 Ulus gazetesi Türkçülük fikrine duyduğu tepkiyi Hasan Ali Yücel'in ağzından şu şekilde ifade eder :
"Bunlar, mekteplere kötü bir suyun delik bulup sızması nev'inden sızmışlardır... Bunlar okul içine sokulmadığı gibi, memleket içine de sokmamak zorunda olduğumuz mahzurlu fikirlerdir .

Tanin gazetesi ırkçılık, Türkçülük, milliyetçilik fikirlerini aynı potada değerlendirerek bu tür fikirleri savunanların aslında gerçek amaçlarının bu olmadığını zira din ile ırkçılık fikirlerinin asla yan yana gelmeyeceğini başyazarı H. Cahit Yalçın'ın kalemiyle ifade eder .

Yine Tanin'de H. Cahit Yalçın, Türkçülük fikrinin sadece çalışmakla geçerliliğinin olacağını ifade etmiş , bir başka yazısında bu fikrin "Yurtta sulh, cihanda sulh" prensibi ile uyuşmadığını iddia etmiştir. Hatta hedef gösterircesine Türk gençliğini istismar edenler olarak Nihâl Atsız, R Oğuz Türkkan, Z. Velidi Togan, Hasan Cansever'in isimlerini açıklamıştır . H Cahid Yalçın, daha sonraki yazılarında üslûbunu sertleştirerek Turancılık davasında Nazilerin rolünün olduğunu ortaya atarak, Turancılığı "halis bir Nazi öksesi" olarak yorumlama gafletinde dahi bulunmuştur.

Davanın Gelişimi
 

3 Mayıs tarihli gösterilerin ve 19 Mayıs Nutku'nun ardından toplanan milliyetçilerin davası, İstanbul 1 numaralı Örfi İdare mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. Davada toplam 23 sanık yargılanmıştır.

İstanbul Tophane Askeri Hapishane'sinde bulunan asker sanıklar;

  • Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever
  • Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu
  • Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş
  • Piyade Teğmen Nurullah Barıman
  • Topçu Asteğmen Zeki Özgür(Sofuoğlu)
  • Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklı

Aynı cezaevinde bulunan sivil sanıklar ;

  • Nihâl Atsız  Edebiyat Öğretmeni
  • Hüseyin Namık Orkun  Tarih Öğretmeni
  • Nejdet Sancar  Edebiyat Öğretmeni
  • Saim Bayrak Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru
  • İsmet Rasin Tümtürk  İstanbul Belediyesi Murakıbı
  • Cihat Savaşfer  Y.Mühendis Mektebi Öğrencisi
  • Muzaffer Eriş           "                   "             "
  • Fehiman Altan         "                   "             "
  • Yusuf Kadıgil    Lise Öğrencisi
  • Cebbar Şenel   Adana Adliyesi'nde Hâkim Adayı

 Sansaryan Han'da bulunan Emniyet Müdürlüğü hücrelerinde bulunan sivil sanıklar ;

  • Zeki Velidi Togan   Türk Tarihi Profesörü
  • Orhan Şaik Gökyay  Ankara Konservatuarı Direktörü
  • Hikmet Tanyu    İçişleri Bakanlığında Memur
  • Reha Oğuz Türkkan   İ.Ü. Doktora Öğrencisi
  • Hamza  Sadi Özbek   Aydın Maliye Tahsilat Şefi
  • Cemal Oğuz  Öcal   Gazi Eğitim Enstitüsü Öğrencisi
  • Said Bilgiç Ankara Adliyesi'nde  Hâkim Adayı

Aynı davadan sanık olarak Mehmet Külâhlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti de bir süre tutuklu kalmışlardır .

1944 Olayı sanıklarından Alparslan Türkeş, İsmet Paşa'nın 19 Mayıs Nutku'ndan birkaç gün sonra görev yeri olan Erdek'te gözaltına alınmıştı. Gözaltına alma sırasında bölük odası ve evi aranmış, daha sonra İstanbul Merkez Komutanlığına götürülerek 13 Haziran 1944 günü Askerî Tutuk ve Cezaevi'nin hücresine kapatılmıştır. Burada beş ay tutuklu kalan Türkeş, rahatsızlığı sebebiyle Haydarpaşa Askerî Hastanesi'ne nakledildi ve bir ay süreyle tedavi gördü. Daha sonra sıkıyönetim komutanlığının baskısıyla hastaneden alınarak tekrar Tophane'daki hücresine konuldu. Hücreye döndükten birkaç gün sonra Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Han'a götürülerek sorugulanmaya başlandı.

 Yakın tarihimize "Tabutluklar" adı ile geçen, tavanlarında beş yüzer mumluk ampullerin yandığı işkence odalarına kapatıldı. Dönemin Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve Savcı Kazım Alöç tarafından Nihal Atsız'a yazmış olduğu mektuplar yüzünden sorguya çekildi. Hükûmeti devirmek amacıyla ihtilâl hazırlığı yapmakla suçlandı.Suçlamaları kabul etmeyen Türkeş'in sorgulama sırasındaki ifadeleri ibret vericidir. Türkeş anılarında konuyu şöyle izah etmektedir; "Biz, milliyetçiyiz. Biz bütün Türklerin,dünyada yaşayan Türklerin mutlu olmasını istiyoruz, esaretten kurtulmasını istiyoruz. Yani bu fikir, eğer Turancılıksa; bu fikri taşıyoruz. Biz komünizme karşıyız. Komünizm ideolojisi, beğenmediğimiz bir siyasî ve iktisadî görüştür. Biz milliyetçi yazılar yazmayı, memlekete hizmet kabul ettik. Onun için, Orkun dergisine yazı gönderdim. Nihâl Atsız Bey'le zaman zaman memleket meseleleri üzerine mektuplaştık." Alpaslan Türkeş, anılarında kendisine yapılan işkenceler hususunda ise şunları söylemektedir; "Acımasızca parmaklarımdan birini yakalayıp, tırnağımı çektiler. Aslında, ben o görevlilere acıyordum. Yönetim, bizi faşistlikle suçluyor ama, tüm faşizan yöntemleri kendileri kullanıyordu. İçimden bu da geçer yahu, diyordum. Memurların gözü bir şey görmüyordu" .

 Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının son tahkikat kararı, Savcı Kâzım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan "vatana ihanetleri sabit olanlar..." ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilân ediyordu. Esasında bu üslûp, İsmet Paşa'nın 19 Mayıs Nutku'nun bir taklidinden başka bir şey değildi. Muhakeme sırasında Türkçüler kendilerine yapılan işkencelerden bahsetmişler, rasizm'i (ırkçılık) raşitizm (çocuk hastalığı) olarak telâffuz eden savcı sanıkların ifadelerini mahkeme zabıtlarına geçirtmemiş, itirazları yapanlar ya azarlanmış ya da dışarı atılmıştır. Türk ülkesinde, Türk mahkemelerinde, suçları Türkçülük olanları cezalandırabilmek için çok değişik oyunlar oynanmıştır.

İşkence iddialarıyla ilgili olarak Savcı Kazım Alöç'ün şu ifadeleri  işkencelerin yapıldığını doğrular mahiyettedir : "Biz bunları huzurunuza vatan hainleri, caniler ve katiller olarak getirdik. Bunları Pera Palas Oteli'nde yatıracak değildik. Onlar müstahak oldukları muameleyi görmüşlerdir. Elbette onlara her nevi zulüm yapılmış ve yapılacaktır".

Muhakeme sırasında Alparslan Türkeş ile Mahkeme başkanı arasında cereyan "Türk Birliği" konusundaki tartışma sırasında Türkeş'in geleceğe matuf şu ifade ve tespitleri oldukça dikkat çekicidir; " ..meselâ, 1917'de olduğu gibi 1965'te veya 1990'da da Rusya'da bir ihtilal zuhur edebilir. O zamana kadar Türkiye harb endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur ve Türkiye'nin de yardımı ile bu birliğe doğru yürünebilir..."

 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 7 Eylül 1944 ile 29 Mart 1945 tarihleri arasında 65 oturum devam eden yargılama sonunda milliyetçiler muhtelif hapis ve sürgün cezalarına mahkûm olmuşlardır . Davada on üç sanık beraat etti. On sanık ise on yıla kadar çeşitli hapis cezaları aldılar. 148. maddeye muhalefet ile yargılanan Alparslan Türkeş ise 9 ay 10 gün hapse mahkûm olmuştur. Verilen bu karar temyiz edilmiş ve askerî temyiz mahkemesi bu mahkumiyet kararlarını esastan ve usulden bozarak 23 milliyetçinin telgraf ile 26 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmelerini sağlamıştır . Bilâhare davaya 2 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde devam edilmiş ve neticede milliyetçilerin hepsi 31 Mart 1947 tarihinde beraat etmişlerdir.Okunması dört saat süren beraat kararında kanunî, fiilî ve vicdanî unsurların geniş bir şekilde tahlile tâbi tutulduğu görülmektedir. Kararda, o günlerde komünizm faaliyetlerinin artmaya başlaması, Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız aleyhine dava açması gibi sebeplerle heyecanlanan gençliğin komünistlere karşı duyulan kin ve nefreti izhar etmek istediği anlatılıyor "Bu nümayiş, millî bir ideolojinin millî olmayan bir ideolojiye karşı ifadesinden ibarettir" deniliyordu.  Ancak bu kararı veren Ali Fuat Erden, Tümgeneral Kemal Alkan ve Tümgeneral İsmail Berkok hemen tayin edilmişlerdir.

 1944 yılı olayları ile ilgili olarak neticede şunlar söylenebilir; Türkiye'de, Kemalist milliyetçilik anlayışından farklı bir milliyetçilik anlayışının yeniden baş göstermeye başlaması 30'lu yıllara tesadüf eder. Bu yeni milliyetçilik anlayışı Türk ırkının tarihî sembollerine ve kan birliğine önem vermektedir. Bu tarz bir anlayış, faaliyetlerinin ve yayınlarının kısıtlı olmasına karşın daha açık ve şiddetli olarak 1939'da gündeme getirilmiştir. Atatürk'ün vefatından sonra kuvvetlenen ve yön değiştiren "tek parti", "tek şef", "tek millet" gibi kavramlar yeni bir anlayışa izin verecek türde değildi.

Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu'nun konuşmasıyla başlayan olaylar zinciri, Nihal Atsız'ın mektuplarıyla devam etmiş, 3 Mayıs 1944 tarihli milliyetçilerin gösterisi ile sona ermiştir. İsmet İnönü'nün 19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla "Turancılık Davası"na dönüşen hadiseler Cumhuriyet dönemi Türk siyasî tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur. İsmet İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini, ancak İsmet İnönü'nün yıkıldığını söylemektedir . 3 Mayıs N. Atsız'a göre "Türkçülüğün gafletten ayrılışı can düşmanlarını tanıdığı dost sandığı hainleri ayırdığı"  gündür.

 Nejdet Sarcar'a göre "en hain düşman komünizme dikilme"    günüdür.Bütün bu tepkiler ve yorumlar içinde ele aldığımız 1944 Türkçülük Davası aslında devlet politikası içinde incelenmelidir. Devletler, politikaları gereği zaman zaman milliyetçi akımları el altında tutmuş, desteklemiş ve hatta kullanmıştır. 1944 yılında bu tür bir davanın başlaması Rusya'nın baskıları ile yakından alâkalıdır. Rusya karşısında tutunabilmek için aradığı desteği bulamayan Türk hükûmeti, Alman karşıtı olduğunu göstermek için fırsat kollamıştır. Aranan bu fırsat Nihal Atsız'ın mektupları ile yakalanmıştır.

19 Mayıs Nutku ile olayların büyümesine sebep olan İsmet İnönü'nün asıl amacı bütün dünyanın dikkatini Türkçülerin ve Turancıların nasıl ezildiklerine çekmek ve dış politikadaki çelişkili uygulamalarından dolayı ortaya çıkan hatalarını örtbas etme gayretinden ibarettir. İnönü'nün 1944 olayı karşısındaki tavrı ve sertliği ile Rusya'ya şirin görünebilme çabası içerisindeyken Rus yetkililerinin Türkçülerin ve Turancıların yargılanmalarını maskaraca bir oyun  olarak görmeleri dönemin siyasî iktidarı adına büyük bir gaftır.

Bu olay milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet milliyetçilere darbe olmamış, bilâkis güçlendirmiş ve Türk milliyetçilerine "Kurtuluş Günü" adıyla bilinen, manası, prensipleri ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.

 3 Mayıs'ın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane'deki Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır. 3 Mayıs'ın mağdurlarından Alparslan Türkeş'te bu tarihin  "Türkçüler Günü" adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam ettirmiştir.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

12 EYLÜL 1980

24/9/2009
Kategori: ONIKI EYLUL 1980

12 EYLÜL 1980

 

12 EYLÜL, ALPARSLAN TÜRKEŞ VE DAVA ARKADAŞLARININ CEZAEVİ YILLARI

12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adanagibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar,zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyalhayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur. Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalarşeklinde cereyan eden olaylar Anadolu'da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye'yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas'ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde "kanıt"lamaya çalışmıştır. 

Türkiye'de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadankaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977'deki hadise ve KahramanmaraşOlayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönündekarşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000'den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır. Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül'de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan "sistemin intikamı" olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmekgereklidir. Çünkü Türkiye'yi 12 Eylül'e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışıeğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir.

Erol Güngör'ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millîiradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül'e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini "meşru" kabuletmemizi veya desteklememizi gerektirmez. Alparslan Türkeş'in  beyanları da bu fikir doğrultusundaolmuştur.12 Eylül öncesindeki dış siyasî gelişmelerin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiği aşikârdır.Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan soğuk savaşDöneminde kendi ideolojilerini hâkim kılmak için sürekli çekişmişler ve 1970 başlarında dengeleriSağlamak maksadıyla "detant" (yumuşama) ilân etmişlerdi. Silâhsızlanma görüşmeleri (SALT-I,II) veYumuşamanın ardında yeni bir "paylaşım" mutabakatı söz konusudur. Nitekim 70'lerin ortasındaki Orta Doğu gelişmeleri, İran ve Afganistan olayları böyle bir döneme rastlar. Amerika'nın bölgedekigücünü, Sovyetler aleyhine artıran Mısır-İsrail arasındaki Camp David Antlaşmasının ardından(1979), İran'da şah rejimi devrilir ve Humeyni liderliğinde şeriat devleti kurulur ( Şubat 1979). Bu gelişme şüphesiz Amerika'nın çıkarlarına ters düşmektedir. Çünkü o zamana kadar İran, Amerika'nın bölgedeki en yakın müttefikidir. Aralık 1979'da Sovyetlerin Afganistan'ı işgali ve burada kukla bir hükûmet kurması da Batı için olumsuz bir gelişmedir.

12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar, zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyal  hayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur.

Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalar şeklinde cereyan eden olaylar Anadolu'da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye'yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas'ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde "kanıt"lamaya çalışmıştır.

 

Türkiye'de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan  kaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977'deki hadise ve Kahramanmaraş  Olayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönünde  karşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000'den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır.

Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül'de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan "sistemin intikamı" olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmek  gereklidir. Çünkü Türkiye'yi 12 Eylül'e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışı eğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin  gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir. Erol Güngör'ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millî  iradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül'e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini "meşru" kabul  etmemizi veya desteklememizi gerektDış siyasî gelişmelerin yanı sıra iç siyasetteki gelişmeler de 12 Eylül Harekâtı'nın gerçekleşmesi yolunda önemli bir yer tutar. 12 Mart hükûmetlerinin ardından 1973 yılında yapılan ilk seçimlerde, İnönü'ye karşı giriştiği liderlik yarışını kazanan Ecevit, büyük bir başarı elde ederek 185 milletvekili ile CHP'yi birinci parti konumuna getirmişti. Muhtıra sonunda kapatılan Millî Nizam Partisi'nin yerine kurulan Millî Selâmet Partisi ile oluşturulan Ecevit-Erbakan koalisyon hükûmeti bir yandan Kıbrıs'a çıkarma yapma başarısını gösterirken diğer yandan "genel af" ilân ederek, 1971 öncesinin bütün militanlarını sokağa salmışlardır. Türkiye'de anarşinin yeniden başlamasında şüphesiz bu genel affın büyük katkısı olacaktır. Anarşinin canlanmasındaki diğer bir unsur ise "siyasî iktidarsızlık" olmuştur. 12 Mart'tan, 12 

Eylül'e uzanan 9 yılda tam 10 hükûmet kurulmuş ve yıkılmıştır. Bu hükûmetler şunlardır: 
1-I.Erim Hükûmeti (Nisan 1971-Aralık 1971) 
2-II.Erim Hükûmeti (Aralık 1971-Nisan 1972) 
3-Ferit Melen Hükûmeti (Nisan 1972-Nisan 1973) 
4-Naim Talu Hükûmeti (Nisan 1973-Şubat 1974) 
4-I.Ecevit Hükûmeti (Şubat 1974-Ekim 1974) 
5-Sadi Irmak Hükûmeti (Kasım 1974-Mart 1975) 
6-I.Milliyetçi Cephe (MC.) Hükûmeti (Mart 1975-Mayıs 1977) 
7-II.Ecevit Hükûmeti (Haziran 1977-Temmuz 1977) 
8-II.MC Hükûmeti (Ağustos 1977-Aralık 1977) 
9-III.Ecevit Hükûmeti (Ocak 1978-Ekim 1979) 
10-Demirel Hükûmeti (Kasım 1979- Eylül 1980) irmez. Alparslan Türkeş'in  beyanları da bu fikir doğrultusunda  olmuştur. 

1975 yılında MHP, AP, CGP ve MSP'nin  oluşturduğu bir milliyetçi partiler koalisyonu kurulmuş ve bu koalisyon hükûmeti bu dönemin en uzun hükûmeti olma özelliğini kazanmıştır. Ancak terör grupları, bazı medya ve siyasîler, özellikle Türkeş'in iktidara ortak olmasını kendileri açısından mahzurlu bulduklarından faaliyete geçmekte gecikmemişlerdir. Sol örgütler, anarşi ve terörü tırmandırırken, bazı medya organları ve siyasîler ölçüsüz bir muhalefet sergilemişlerdir. Bu ortamda gidilen 1977 seçimlerinde CHP, 213 milletvekiliyle büyük bir oy patlaması göstermiş, MHP ise 3 olan milletvekili sayısını 16'ya çıkarırken oy oranını %67 oranında artırarak, seçimin asıl başarılı partisi olmuştur. Ecevit, Milliyetçi Cephe iktidarını yıpratmak için aşırı sola büyük tavizler vermenin sıkıntısını sonraları daha çok hissedecektir. İktidara geldiğinde "Ben size kapıları açacağım, kapıları kırmanıza gerek yok " diyen Ecevit, 11'ler Olayı diye bilinen, "Güneş Motel" pazarlıklarıyla, milletvekili transferlerini gündeme getirmiş, bu örneklerle ne denli bir "iktidar hırsı"na sahip olduğunu göstermiştir. İktidar hırsının, memlekete verdiği zararın ne ölçülere vardığını bazı siyasiler idrak edememişlerdir. Partisinin ambleminde yer alan "anahtar"ı, siyasî hesapları için sıkı sıkı elinde tutan Erbakan, parlâmentonun kilitlenmesinde  önemli bir rol oynamıştır. "kerhen" verdiği desteklerle, "kadayıfın altının kızarmasını" bekleyen politikalarıyla Erbakan, Ecevit ve Demirel hükûmetlerinde ölçüsüz istek ve taleplerde bulunurken, kadayıfın değil, ülkenin yanmasına vesile olacaktır.

 Demirel ise, Ecevit ile olan siyasî çekişmelere o kadar dalmıştır ki,  yangının farkına dahi varamamıştır. Sokaklar savaş yerine dönerken o "Yollar yürümekle aşınmaz" diyerek kayıtsızlığını göstermiştir. Patlak veren petrol krizi ve buna bağlı olarak bozulan ekonomi, aşırı zamlarla telâfi edilmeye çalışılmış, bu da  gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu beraberinde getirmiştir. Temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu, uzun kuyruklar ve kara borsa özellikle Ecevit hükûmetlerinde artık "kanıksanır" hâle gelmiştir. Çünkü geçim derdindeki halk aynı zamanda, can derdine düşmüştür. Özellikle 1977'den itibaren anarşi ve terör büyük bir hız kazanarak ülkeyi yaşanmaz bir hâle getirmiştir.

 Devlet otoritesinin zaafa uğraması ve siyasî istikrarsızlık milleti uçurumun kenarına kadar sürükleyecektir. Bölücü ve yıkıcı unsurlar millet ve devletin varlığını tehdit etmeye başlamış, kurtarılmış mahalleler hatta şehirler ortaya çıkmıştır. Sabah evinden çıkan bir gencin akşam evine gelebilmesi onun en büyük mutluluğu olmuştur.

Ülkenin huzur ve sükûnunu yeniden sağlamak için demokrasi içerisinde kalmak kaydıyla, sıkıyönetimin ilan edilmesi ve siyasî uzlaşmanın parlâmento içerisinde sağlanması, artık kaçınılmazdı. Alparslan Türkeş, bu vahim durum karşısında sıkıyönetim ilân edilmesini sürekli olarak öne sürerken, muhalifler onu askerî rejim taraftarı olmakla itham etmekteydi. Fakat müessif Kahraman Maraş Olayları ile bölücü ve yıkıcı unsurların, ülkede bir kardeş kavgası çıkarma niyetleri açığa çıkarınca, Ecevit sıkıyönetimi ilan etmek zorunda kaldı. Ancak sıkıyönetim akan kanı durdurmakta istenilen başarıyı gösteremedi. 

 Sıkıyönetime rağmen olaylar tırmanıyor veya tırmandırılıyordu. Belki de birileri parlâmento ve siyasîlerin irade zaafiyetlerini, bu olaylarla halka teşhir ettirerek,  halkın siyaset ve siyasetçiden ümidini kesmesini bekliyordu. Ülkedeki olaylar birileri tarafından seyrediliyor ve âdeta zaman kollanıyordu. İnsanlarımız bir yandan komünist terör,diğer yandan ekonomik terörle yaşama savaşı verirken;bir grup "hain adam" ise, kendi iktidarlarının önünün açılması ve batılı ağabeylerinden muhtemel bir harekette "okey" alabilmek için, akan kanın çoğalmasını bekliyordu. Elbette anarşi ve terör böyle bir vasatta, milleti sistemden soğutabilmede etkili olurdu. Parlâmento ve partilere olan güvensizlik, siyaset ve siyasetçiye "kötü" gözle bakılmasına, dolayısıyla demokrasi kurumlarına "soğuk" ve "kayıtsız" kalmayı beraberinde getirecektir. 
İşte bu tehlikenin farkına varan Alparslan Türkeş, kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uzlaşmacı bir tavır sergileyerek, parlâmentonun bir an evvel cumhurbaşkanını seçmesi için CHP'ye dahi teklifler götürmüş, partilerin uzlaşması için çağrıda bulunmuştur.  Cahit Karakaş'ın meclis başkanı seçilmesinde de parti kaygısını bırakıp, devlet menfaatlerini gözeten yine Alparslan Türkeş ve partisi MHP olmuştu. 

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Erzurum'daki bir askerî tatbikatta siyasîlere olan güvensizliği ve terörün boyutlarını vurgulayarak, üstü kapalı bir uyarıda bulunmuş ve darbe koşullarının oluştuğunu bu konuşmasıyla ima etmiştir. 

 Ancak MSP'nin Konya mitinginden sonra kuvvet komutanları ülke yönetimine el koymaya artık tamamen karar vermişler ve nihayet 12 Eylül 1980'de askerî hareket sonucunda Silâhlı Kuvvetler ülke idaresini üslenmiştir.
11 Eylül'ü 12 Eylül'e bağlayan gece 03.00'te Ankara ve bütün Türkiye tank sesleriyle uyanmış, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren beraberindeki dört kuvvet komutanı ile TRT'den halka hitap ederek ordunun yönetime el koyduğunu açıklamıştır.  Org. Kenan Evren, ordunun iç hizmet kanununda yer alan "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevine dayanarak, yönetime niçin el koyduklarını anlatan konuşmasında, ülkenin bir kardeş kavgasına sürüklendiğinden ve siyasîlerin bu durum karşısında üzerlerine düşeni yapmadıklarından bahseder. Kenan Evren'e göre, silâh arkadaşlarının yönetimi ele alma gibi bir amaçları yoktur ve sadece şartların zorlamasından dolayı 12 Eylül Harekâtı'na gidilmiştir. 

Hâlbuki, kendi hatıralarında da belirttiği gibi 11 Eylül gecesi, özellikle MHP Genel Merkezi'ne plânlı bir operasyon düzenlenmiş, emri alır almaz bütün askerî birlikler harekete geçirilerek, önemli noktalar tutulmuştur. Dolayısıyla, 12 Eylül Harekâtı çok önceden plânlanmış ve uygulamaya konulmuştur. 
Nitekim Türkiye'ye henüz büyük elçi atanmadan ABD Büyükelçisi Hupe, "Askerlerin yönetime el koyması beni şaşırtmamıştı" diyerek, aslında darbeden daha evvel haberdar olduklarını ima etmiştir. 12 Eylül Harekâtı ile parlamenter demokratik hayat rafa kaldırılmış ve ülke Genelkurmay ve kuvvetkomutanlarından oluşan "Millî Güvenlik Konseyi" tarafından yönetilmiştir. Konsey üyeleri, Kara KuvvetleriKomutanı Org. Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri KomutanıNejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Cilasun'dan ibaret olup, Genelkurmay başkanı KenanEvren konsey başkanı ve daha sonra da devlet başkanı sıfatlarını kullanacaktır. Konsey, ilk icraat olarak,parti başkanlarını ve bazı üst düzey yöneticilerini gözetim altına almış ve bu hareketi de onların cangüvenliğini sağlama gerekçesi ile açıklamıştı. Buna göre Ecevit ve Demirel Hamzakoy'da, Erbakan ise Uzunada'da gözetim altına alınmıştı. Alparslan Türkeş, darbenin muhtevasının netliğe kavuşmasını bekleyerek üç gün süreyle teslim olmadı. Onun bu üç günü, Ankara'da Halil Şıvgın'ın evinde geçirdiği daha sonra ortaya çıkacaktır. Alparslan Türkeş'in bu hareketi, bazı basın yayın organlarınca çarpıtılarak, askerlerin kendisine yardımcı olduğu ve yurt dışına kaçtığı şeklinde duyuruldu. Hâlbuki o üç gün sonra kaçmadığını, kendiliğinden teslim olarak gösterdiği gibi 12 Eylül'ün en mağdur ettiği lider olduğu da MHPDavası'nda ortaya çıktı. İzmir yakınlarındaki Uzunada'ya gönderilen Alparslan Türkeş, bir ay sonraAnkara'ya getirilip, ilk sorgusundan sonra  tutuklanacaktır. Çünkü askerî savcı Türkeş'in birtakımeylemlere karıştığını iddia ederek, yargılanmasını talep etmiştir. Ankara'ya getirilen Türkeş, bir müddetceza evi hâline getirilen Ordu Dil Okulu'nda tutuklu kaldıktan sonra, uzun yıllarının geçeceği MamakAskerî Tutukevi'ne nakledilir.

12 Eylül'ün Türkeş ve ülkücülere kurduğu tezgâh artık resmen işlemeye başlamıştır.  AralarındaAlparslan Türkeş ve MHP yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi, "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar" davasındaidam talebiyle yargılanma(ma)ya tâbi tutulmuşlardır. Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerindeyıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı veaffedemeyeceği bir dönem olacaktır. Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün "146/1" yani "idam"lacezalandırılmasını  talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş'in idamını istediği "iddianame"de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.

"(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadaryükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamakişlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde birdevlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle Türkiye ahalisini birbirialeyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdanaşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir...

 (Toplu kıyım(!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurkenDİSK'in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), "konuşma bitip kalkarken elini yatay birşekilde ot biçer gibi yaparak" DİSK Başkanı Kemal Türkler'in yokedilmesini emretmiş(!)..." 

Kılıfı önceden hazırlanmış, ima ve düşüncelere dayalı bu iddia savcının maksat ve niyetini göstermesibakımından ilgi çekicidir. 27 Mayıs Davası'nda mahkeme başkanının "Ne yapayım sizi buraya gönderengüç böyle istiyor" demesi gibi, 12 Eylül mahkemelerindeki iddialar da Türkeş ve ülkücülere "sisteminintikamı"nı hatırlatıyordu. Ancak Soyer, verdiği örneklerle kendi kimliğini de ortaya koymaktaydı. Onagöre "sağ, tutuculuk ve gericilik ile eş anlamda" iken "ülkemizdeki sol düşünce 1968'den bu yana UzakDoğu ve Güney Amerika'daki kurtuluş savaşlarının etkisi altında kalarak... tam bağımsız ve demokratik bir Türkiye sloganıyla" ortaya çıkmıştı Alparslan Türkeş, bu tarafgir iddiaya, bütün olumsuz şartlara rağmen,  şiddetle karşı koydu. Onun 14Ekim 1981'de yaptığı uzun savunmada ilk söylediği "Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradanibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım bu iddialara baştan aşağıyareddiyeden ibarettir" olmuştur.

 Türkeş'in bu konuşmayı yapmasından iki gün sonra Evren'in emriyle bütün siyasî partiler kapatılarakmal varlıklarına "kayyum" vasıtasıyla el konulmuştur. Böylece diğer partiler gibi MHP de, henüzmahkemeler bir karar vermeden suçlu bulunarak siyasî faaliyetlerden men edilmiş oluyordu. Türkeş 12Eylül'ü, işkenceleri ve mahkemeleri tarihin süzgecinden geçirerek şöyle anlatacaktır:

"12 Eylül 1980 sonrası MHP genel merkez binalarında yapılan aramalarda, şahsımın ve bütün partiyöneticilerinin "Türkiye'de katliam yaptıklarını gösteren deliller bulunduğu" ileri sürülerek, aramalarınhemen ikinci gününden soruşturma başlatıldı. Ayrıca benim ve diğer parti yöneticileri hakkındasoruşturma yapılabilmesini temin bakımından Millî Güvenlik Konseyi tarafından özel bir kanunçıkarılmıştır. Keza, iddianamede de açıkça kaydedildiği üzere, belirtilen suçtan soruşturmayabaşlanması için kanunen şart koşulmuş olan soruşturma emri, MGK tarafından verilmiştir. Hazırlık tahkikatı neticesinde yaptırıldığı ileri sürülen katliamların faşist bir devlet düzeni kurmakamacıyla gerçekleştirildiği iddiasıyla haklarımızda idam cezası talebiyle dava açıldı.Bu iddianamede MHP'nin bir silâhlı çeteye dönüştüğü ileri sürülerek diğer bütün parti yöneticilerinin deidam ile cezalandırılması talep edilmekteydi. Bu iddiaların yanında şahsımın, DİSK genel başkanı olduğuiçin Kemal Türkler ve Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un öldürülmeleri olayında azmettiren sıfatıile sorumluluğum bulunduğu da iddia edilmekteydi.

Gerçek dışı oldukları daha ilk bakışta anlaşılabilecek, o zamanki delillere göre bile ileri sürülmesimümkün olmayan böyle bir ithamla suçlanmış olmam yüzünden 5 yıla yakın süre tutuklu kaldım.Yıllarca süren yargılama sonunda "Faşist bir düşünce yapısına sahip olup böyle bir devlet düzenikurdurmak için katliamlar yaptırıldığı" suçlamasının gerçek dışı olduğu bizzat iddia makamı tarafındankabul edilmiştir." "Esas hakkındaki mütalâada hakkımızda beraat kararı verilmesinin talep edilmesi gerekirken, o günekadar kimse tarafından farkına bile varılmamış, hatta hasımlarımız tarafından bugüne kadar bir siyasîsuçlama  olarak dahi ileri sürülememiş yepyeni bir isnatta bulunulmuştur. İlmî gerçeklere. İslâm dininintemel kurallarına ve dosyada mevcut delillere son derece aykırı bu suçlamada, lâiklik ilkesine aykırıAnayasa dışı bir düzeni cihat ilân ederek gerçekleştirmeye teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmekteydi".İşkence zoru ile alınan polis ifadelerine rağmen, şahsının hiçbir anarşik olayla ilgisinin olmadığınınaçıkça ortaya çıktığını belirten Türkeş, savunduğu fikirlerin Anayasa'ya aykırı olmamasına rağmenmahkûmiyeti yoluna gidildiğini ifade etti.

Lideri bulunduğu siyasî partinin silâhlı çeteye dönüştüğü iddiasına ve bütün yöneticilerinin idamınınistenmesine rağmen, sadece kendisine ceza verilerek, diğer parti yöneticilerinin "beraat " etmelerini"çok manidar" bulan Türkeş :

"Yargılama boyunca, suç teşkil edecek, kanun dışı mahiyeti haiz hiçbir fikrim ve fiilimin bulunmadığıgörülmüştür. Buna rağmen, sadece antikomünist fikirlerim yüzünden amme nizami için şahsımıntehlikeli kabul edilmesi sonucunu doğuran bir hükme maruz kalmam kanun ve usule aykırıdır. Bumahkûmiyet kararının hukuk düzenimiz, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler Anayasası veyüksek mahkeme kararlarına aykırı olduğu son derece açıktır.

Bu mahkûmiyet hükmü, tarafsızolmadığını hakkımızda peşin kanaatler taşıdığını delilleri ile ortaya koyduğumuz hâkimlerin bulunduğu birheyetçe verilmiş olmakla da gerek kamu vicdanında gerekse, gerekse yüksek mahkeme nezdinde tasvipgörmeyeceğine inandığım karardır. Kaldı ki, bahse konu hâkimler, duruşmalar sırasında bizzat kendiağızlarından verecekleri kararın millet tarafından kuşku ile karşılanacağını, bunun da adalete gölgedüşüreceğini beyan ederek  hâkimlikten çekilmişlerdir. Kendilerinin sağlıklı bir karar varmadan ve davayıgörmede kuşkuya kapıldıklarını belirten hâkimlerin kendileri ile ilgili bu değerlendirmelerinin ne kadardoğru ve isabetli olduğu verilen mahkumiyet kararı ile ortaya çıkmıştır." dedi.

12 Eylül mahkemeleri zulmün, işkencenin ve adaletsizliğin birer canlı örneği olarak daimahatırlanacaktır. Ülkücülere, Türk milliyetçilerine karşı kasıtlı olarak düşmanlıkla ve ön yargıyla hareketedildiğini ifade ederek, şunları söyledi:

"Türk milliyetçilerini suçlu gösterebilmek için özel gayret gösterilmiştir.  Ülkücü hareketi lekelemek amacıyla ne gerekiyorsa yapılmıştır. Bunları gerçekleştirebilmek içinMamak'ta C-5 adı verilen bir baraka özel sorgulama yeri olarak kullanılmıştır. Sıkıyönetim Savcısımeşhur Nurettin Soyer, Pol-Der'li polislerden oluşturduğu ve yine Zeki Kaman'ın işkenceci ekiple,  C-5isimli bu barakada MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıklarına akla hayale gelmeyecek işkenceleri,kendisi de bizzat katılarak yapmıştır. Sanıklar ısıtılmış çelik dolaplarda Filistin askısına asılmış,çırılçıplak bırakılıp elektrik verilmiş, tenlerinde sigara söndürülmüş ve daha akla hayale gelmeyecekbirçok işkenceler yapılmıştır. Hatta bu işkenceleri sanıkların anaları, babaları, eşleri, kız kardeşleri,ağabeyleri, çocukları önünde yaparak tehditte bulunmuşlardır."

Ülkücüleri ve MHP'yi suçlu göstermek için bu şekilde alınan ifadelerle soruşturma başlatılmış, tam birtedhiş havası estirilmiş, keyfî tutuklamalar yapılmıştır. "MHP Genel İdare Kurulu, başta genel başkanları ben olmak üzere,  Türkiye ahalisini ülkücü vekomünist olarak ikiye bölüp birbirleri aleyhine katliama teşvik etmekle suçlanarak tutuklandık.Mahkemeye çıkartıldığımızda, yabancı ideolojiye sapmış olan hâkimin huzurunda tutuklanmamızınhaksız olduğunu, serbest bırakılmamız gerektiğini söylediğimiz hâlde bu yapılmadı. Zaten ön yargılı olanhâkim, bizim Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diye ikiye böldüğümüzü ve birbirleri aleyhine katliamateşvik ettiğimizi gösteren deliller bulunduğunu ileri sürerek tutuklanmamıza karar verdi.

 Hâlbuki savcı, hazırlık tahkikatı sonucunda, aleyhimizdeki Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diyeikiye bölmek ve katliama azmettirmek iddiasını değil, Anayasayı cebir yoluyla değiştirmeye kalkışarakfaşist devlet kurmak istediğimiz suçlaması ortaya sürdü ve dava açtı. Böylece tutuklama kararı vesebebi terk ediliyordu. Hiçbir mesnedi bulunmayan ve tamamen uydurma olan faşist devlet kurmakamacıyla Anayasayı cebren değiştirmeye teşebbüs suçundan hakkımızda idam talebiyle dava açıldı.Yedi yıl süren mahkemenin sonunda Savcı suçlamasını yine değiştirdi. Faşist devlet suçlamasından davazgeçip, mütalâasını lâikliğe aykırı,  İslâmî esaslara dayalı şer'i devlet kurmak için Anayasayı cebiryoluyla değiştirmeye teşebbüs ettiğimiz iddiasına dayandırdı. Yani savcı suçlamasını sürekli değiştiriyor,ancak talep ettiği ceza hep aynı kalıyordu: İdam, Sonuçta mahkeme bunların hiçbirini de yerindebulmayıp suç işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçundan kaç sene tutuklu kalmışsak ona göre birceza tasarlayıp mahkûm etti. Bunların hepsi de 12 Eylül'ün Türk milletine karşı taşıdığı düşmanzihniyetini ortaya seriyor."

Türk Ceza Kanunu'nun 313. maddesinin değiştirilmesiyle MHP ve Ülkücü  Kuruluşlar Davası'nındüşeceği yorumları yetmez. "Aslında Türkiye'de gerçek adalet, adil hâkim var ise derhâl bu davadan yargılananlara beraat kararıvermeli. Devletini yaşatmak, vatanını sevmekten başka suçu olmayan, vatanın ve devletin bütünlüğü içinçalışan insanların suçsuzluğunun ilân edilmesini istemek en tabiî hakkımızdır".

 "Memleketimizin şerefi,  adalet tarihimizin lekelenmemesi, hukukun bir parça da olsa yerini bulmasıbakımından, beraat kararı mutlaka verilmelidir. Ancak bu arada Türkiye'de birçok değişmeler vegelişmeler olmaktadır. 141. 142.  ve 143.  maddeler kaldırılmış, Barış Derneği ve DİSK Davası gibikomünistler hakkında açılan davalar arka arkaya düşmüştür. Buna göre bizim davamızın da düşmesigerekiyordu. Ancak daha önce de söylediğim gibi, bizim asıl beklediğimiz, adalet tarihininlekelenmemesi, vatansever insanların haklarının bir ölçüde teslim edilebilmesi için hakkımızda bugünekadar yapılan işlemlerin haksız olduğunu mahkeme kararı ile ortaya konması gerekmektedir. Bunuyapabilecek olan hâkimler, Türkiye'ye çok büyük hizmet etmiş olacaklardır. Çünkü Türk adaletilekelenmekten kurtulacaktır."

Gerçekten de "Asrın Davası" olarak değerlendirilen bu davada, Alparslan Türkeş'in açıklıkla belirttiği gibi,bütün hukuk kuralları gözardı edilerek, tamamen siyasî hükümler geçerli kılınmıştır. 587 sanıklı davada,hemen her sanık C-5 işkencelerinden geçirilmiş ve hayâli suçları "itiraf" edip, imzalamaları için insanlıkdışı muamelelere tâbi tutulmuşlardır. MHP avukatları, parti üst yöneticilerinden sıradan vatandaşlarakadar, işkenceye uğrayanları, doktor raporları ile tespit ettirip, zabıtlara bu tespitleri geçirmelerinerağmen, mahkeme bu konuda herhangi bir işlem yapmamıştır.

Orhan Çakıroğlu, Yılma Durak, Mustafa Dikici, Aydın Esi, Nuri Demiryürek ve Celâl Adan gibi pek çokmağdur kendilerine yapılan işkenceleri raporlarla teyit ettirmişlerdir. Ne yazık ki, Ankara'da Bekir Bağ,Malatya'da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, tutuklu bulundukları sırada ağır işkenceleredayanamayarak şehit olmuşlardır. Eski MHP'li bakanlardan ve şimdi ANAP kadrolarında yer tutan AgâhOktay Güner, işkence yıllarını şöyle kaleme almıştır:"Mamak, yalnızca soğuk, çıplak acı hatıralar yumağı, bir tutuk ve ceza evinin adı değil, yarın dünyaişkence tarihi yazıldığı zaman dünya birincisi olmasa bile ikinciliği kesin olan, insanı eriten, insanıhaysiyetsiz kılmak için yaratılmış çilehanenin adıdır... 12 Eylül'den sonra, biz milletvekilleri ve nazarboncuğu gibi tek senatör Ömer Naci Bozkurt "Dil Okulu'ndan Mamak'a gidip gelen İhsan Kabadayı'nınsüngü tehdidiyle nasıl oturup kalkmaya zorlandığını, nasıl hakarete uğratıldığını ve yiğitçe göğsünü açıp"Süngüleyin! Amma şerefimizle oynamanıza müsaade etmem!" diye kükrediğini çok iyi biliyorum...

Birkaç ay sonra milletvekili olmayan arkadaşlarımız anî bir emirle Mamak'a nakledildiler. Yirmi dört saatsonra kırk yaşını aşmış olanlar geri gönderildi. Bunlar "hoş geldiniz" işkencesinden nasip almışlardı.Saçları üç numara kesilmiş, meşhur kafese konulmuşlar, ıslak beton zemin üzerinde cop altında"otur!..kalk!" talimini yapmışlardı. Harp Okulu eski tarih öğretmeni Dr.Tahsin Ünal'ı, hele AhmetKaraca'yı âdeta tanıyamamıştık. Dört ay sonra arkadaşlarımız geri geldiler ama, bir Taha Akyol'u fizikîvarlık olarak teşhiste çok güçlük çektik.  Arkadaşlarımızdan dinlediklerimiz, duruşmalar sırasında Mamak'a gidince gördüklerimiz, işkencezihniyetlilerin soylarına yetecek bir utançtır." Uzuvlara elektrik vermek, ıslak zeminde çıplak bırakıpcoplamak, Filistin askısına almak, iffet ve namusa el uzatmak vs. gibi maddi ve manevi insanlık dışıişkenceler Mamak'ın gündelik uygulamaları hâline gelmişti. O.Ç. maruz kaldığı işkenceyi davadosyasında şöyle belirtiyordu: "Saçlarımız ve sakallarımız devamlı yolunuyor. Tırnaklarım bir şeyleçekiliyor. Sorulan soruları bilmediğimi söylediğim zaman şiddetini artırıyorlar işkenceden bayılıyorsunuz,
ayılıp tekrar işkenceye tâbi tutuluyorum. Kaçıncı kez bayıldığımı hatırlamıyorum. Dayaktan altınızapislemek zorunda kalınca pisliğinizi elindeki sopayla yemeye zorlanıyorsunuz, kısacası yiyorsunuz.

İstediklerinizi cevaplamıyorsanız, anüsünüze cop sokma işlemi başlıyor. Sonra da ıssız bir yere götürüpelindeki silâhın ağzına mermiler sürüyorlar, ölümle tehdit ediyorlar. Ananıza, ailenize, bacınıza, tümkutsal saydığınız değerlere galiz küfürler ediyorlar"  Zeki Kaman gibi eski Pol-Der'li veya Marksistpolisler, MHP Davası sanıklarına buna benzer yüzlerce işkence uygulamışlardı.

İşte bu şartlar altında MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası 2168 gün sonra tamamlandı. Alparslan Türkeş,4. Kolordu Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından, 11 yıl 1 ay ve 10 gün hapis cezasınaçarptırılırken, MHP üst yönetiminde görev alanların tamamı beraat etti.  Yani parti olarak MHP aklanırken, genel başkanı Türkeş suçlu bulunmuştu(!). Türkeş hapis cezasınınyanı sıra, Ankara'da sürekli gözetim altında tutulma ve ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyetcezasına da çarptırıldı. Türkeş, asıl suç unsuru sayılan fiillerden, yani Türkler ve Yurdakul davalarındanberaat ettirilirken, TCK'nın 313'üncü maddesinden suçlu bulunmuştu. Yani ortada olmayan bir cürümdensuçlanmıştı. Ceza ise Türkeş'in ceza evinde yattığı 5 yıla tekabül etmekteydi. Dolayısıyla infaz yasasınagöre, aldığı ceza, 1 gün eksiği ile, yattığı süreyi karşılamaktaydı. 12 Eylül hukuku, böyle adil (!) birkararla, ömrünün en zor yıllarını, haksız yere hapiste geçiren Türkeş'e suç uydurmuş oluyordu. Tabiî kiAlparslan Türkeş'in bu karara tepkisi olacaktır. Çünkü bu kararda asıl amaç, onun Türk milletine hizmetetmesini, siyasî yasaklarla, önlemek idi. Alparslan Türkeş, "Ben siyasî yaşamıma devam edeceğim.Buna kimse engel olamayacak. Çünkü hukuk devletinde hukuka aykırı işlemler yapıldı" diyerekhaklı mücadelesini sürdürmüş ve tarih sözünü gerçekleştirdiğine şahitlik etmiştir. Ceza evlerininolumsuz şartlarına birkaç kez  yorgun bedenî teslim olmuş ve kalbi zayıf düşmüş olmasına rağmenTürkeş mücadeleden yılmamış, hürriyetine kavuştuğu gün sıfırdan siyasî mücadelesine devam etmiştir.

12 Eylül yönetimi, partileri kapattıktan sonra, emekli deniz kuvvetleri komutanı Bülent Ulusu'yu hükûmetkurmakla görevlendirmiş, 1982 yılında hazırlanan yeni Anayasa, o dönemin şartları içerisinde halkıntasvibini alarak yürürlüğe girmiş ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı bu referandum ile resmîleşmişti.Bu Anayasa ile eski parti yöneticileri siyasî yasaklı kavramına alınmış ve neticede "icazetli" partilerinkatılacağı 1983 seçimlerine gelinmiştir. Konsey'in desteklediği Turgut Sunalp'ın MDP'si ve NecdetCalp'in HP'si ile 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal'ın başındaki ANAP bu seçimlere girmiş, halk,12 Eylül'e bir nevî tepki duygusuyla, ANAP'ı %45'lik bir oranla tek başına iktidar yapmıştır. Seçimlerekendi partileriyle katılamayan milliyetçi-muhafazakâr kesimler, tepkilerini ANAP'ı destekleyerekgöstermişlerdir. 1987 yılında yapılan referandum ile "siyasî yasaklar"ın kaldırılması üzerine, ihtilâlcilerinartık siyaset sahnesine dönmeyeceğini sandığı Alparslan Türkeş, sıfırdan başlayarak kollarını sıvıyordu.

O yıllarda henüz çok zayıf olan Milliyetçi Çalışma Partisi'nin (MÇP) başına geçen Alparslan Türkeş, hertürlü zorluğa, yokluğa, imkânsızlığa, engellemeye hatta ihanete aldırmaksızın yolunda ilerleyecektir.Tarih onu bir kez daha haklı çıkarmış oluyordu

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı